2 Ağustos 2009 Pazar

"Kökü Mazide Olan Atiyiz..."

Makedonya- Kalkandelen'de Harabati Baba Tekkesi'ndeyiz. Makedonya Türklüğünün uzun soluklu liderlerinden Erdoğan Saraç, kır saçlarına inat 18'lik bir delikanlı coşkusu ile karşılıyor bizleri. Balkanlar'da nereye dokunsan binlerce ah işitirsin. Türkiye tarihsel miyopluğunun bedelini buradaki insanlara hayalkırıklığı ile ödetiyor... Stratejiden yoksun, günübirlik cümlelerin sahiplerinin ikidudağı arasında evlad-i fatihanın kaderi. Kendi kendine ayakoyunları oynayan mefküresiz adamlar Türkiye'ye ayakbağı oluyor... Türkiye bisiklet sürerken ön tekere bakan çocuk gibi sağa sola savruluyor bu sebeple... Türkiye gözünü ufka dikemiyor. Balkanları, Kafkasları, Türkistan'ı yüreginde taşıyacak adamlar yönetmiyor Türkiye'yi... Türkiye elindeki oyuncaklarla "açılım" yapıyor... Yazıklar olsun...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Balkanlar'da İnadına Açar Çiçekler...

Tarihin kafası karışık, tarih şakın... Fetretin gayya kuyusunda Türkler... Urumçi'da sorgusuz infazın maliyeti tek kurşun ve her kurşun bir Türk adresi sorar... Kendi toprağında kendi gibi değildir... Kıyım, sürgün ve aşağılanma düşer her dem bahtımıza. Bir solukluk demde dahi kardeş kavgasıyla tükenir dermanımız. Ne idik bilemeyiz, neyiz bilemeyiz, ne olacağız bilemeyiz... Tarih hiç bir demde böylesi Türkleri görmemiştir billahi. Kendi kardeşinin acısına yanmayan, kendini bilmeyen Türkler... Urumçiden Bosna'ya bulut bulut ölüm yağar üstümüze. Hocalı'da canlı canlı deşilir gebe kadınlar. Rumelinde sürgün türküsüyüm yüzyıllardır. Asya'da tutsaklıktır adım. Anadolu'da bir nefeslik dinlenmeme izin yok: emperyal kurgulamalarla paçama yapışır terör belası. Hey gidinin dünyası... Kerkük'te bir çığlık duyumunda koşamam öz kardaşımın imdadına. Mazlum olduğum her demde yine bana kesilir barbarlık bileti. Budur işte hülasası... Tarih şaşkın, tarih karmakarışık... Her şeye rağmen ve her yerde... İnadına açar çiçekler... İnadına ve her zaman... Bize rağmen...

21 Haziran 2009 Pazar

Hikayet ve Şikayet...



Avuçime bakıyorum, Balkanları avuçlarıma alıyorum... Yeşilpasaportuma vizeli Bulgaristan'la Yunanistan'a da küskün değilim... Yıllar varki alışkınım nalizlerimin üstünde demirden hudutlara... Kırgızistan'dan Kazakistan'dan öteye ayakizlerim düşmüyor artık... Doğu Türkeli kısık sesli idam mahkümü... Türkiye'de kardeşlik hukuku yok zahir. Biz bin yılın üzerine kanlı ekmek doğrarken, feryadına nasıl yetişiriz "uzaklardaki kardaşların"?. Ne Kaşgar biliriz ne Turfan... Kerkük bile bize Washington kadar uzak. Tebriz'de hangi dil konuşulur, Kırım nicedir? Kazan'da hangi gönüller yastadır ve en kahırlı hasret Türküleri niçin hep Türkeline yakışır? Çelik çomak evresindeyiz tarihin, büyük olduğunu unutanlardanız heyhat... AB düşünü görenlerin en büyük ideali bir cemaat kadarken, Türkistan'ın hürriyeti sloganlara mahpus. Ahvali budur işte Türk'ün ve tarihin dili tutulmuş bu gördüğünden... Yakarışımı duy ya Rab!...

7 Mayıs 2009 Perşembe

"Zambaklar en ıssız yerlerde açar..."

En ıssız yerde açan çiçekler, masumiyetin yüreklere dokunan yokluk gülleri... Sizi bulduğum yollarda bırakmadım, hep yüreğimde taşıdım... Uzak zamanlarda kalmış kardeşçe türküler düşüyor gönlüme ve o türkülerin dillenmiş hali sizsiniz işte... Büyüdükçe gönlümü de büyütün, Turan'ın mağrur ve mağdur çocukları...

Kar Sularının Dağlara Ninnisidir Narin Derya

Narin Derya kar sularının dağlara ninnisidir; tarif edilemez dinginliğin soğuk yakışıdır... Nazdır, işvedir, kibidir, cilvedir, ebedi Ona bağlanasın ister, yetinmez azıyla... Ruhun soğukluğunda tutuşsun ister, yoksa yüzvermez! Tanrıdağlarının boynuna takılmış o mavi kolye incecik bir tül gibi düşer üstüne Fergana'nın. Seyhun'la elele tutuşup sokulur usulca ve yaslar başını Aral'ın kavruk göğsüne... Türklerin yürekyangınına su taşır yüzyıllardır... Bitmeyen efsanenin en uzun soluklu Manas destanının adı olur... Narin olur, derya olur, aşk olur ve Türk olur...

19 Nisan 2009 Pazar

Harabati Tekkesi'nde Bektaşi Dervişi: Kahkahamızın Ardında Bir Derin Sızı Saklı

Makedonya-Kalkandelen'de Harabati Tekkesini gezdik bir alaca akşam acelesiyle... Balkanlar'ın her yerinde ve taa Macaristan'da Gül Baba örneğinde Yesevi dervişlerinin sonsuzluğa durmuş, mütevekkil bir sessizliğe bürünmüş ve kopuk bir tesbih taneleri gibi serpilmiş mezarlar ve tekkeleri görürsünüz... "Bir zamanları" "bu zamana" taşıyan yorgun yüreklerin titrek seslerinden dökülen yarım kalmış sözlerin muhatabı olursunuz. Reddi miras yeterli değildir ve her köşeden ve her şeyden sorumlu mutlak sizziniz: amenna! Ama benim yüreğim bunca hüzne yer bulabilir mi? "Sen bir devsin, yükü ağırdır devin..." Hay Allah, ben...?

1 Nisan 2009 Çarşamba

"Ben Seni Görmeden Ölmem, Ölmem: Kızılelma!"

Üstte: Rize-Ziraat Tepesi... Bayrağımız en nazlı haliyle dalgalanıyor, o da ben de mutluyuz... "Üstümüzden Eksilmesin Ay-Yıldızın Gölgesi"... Kızılelma ufuklarını arıyoruz....


Üstte: Bakü-Azerbaycan... Bir çok ünlü kişi arasında Xalilrıza Ulutürk'e rastlıyorum. Soyadının hakkını vermiş bir alim. Rahmetler diliyorum. Kızılelma her yerde yüreklere har düşürür...


Üstte: Kırgızistan... Tanrıdağlarında bir soluklanma yaylası... Zamanın süzüleceği bir demdeyiz... Damarlarımızda Manas'ın yiğitlerinin kısraklarının toynaklarından çıkan kıvılcımların tutuşturduğu kahramanca bir sıcaklık dolaşıyor... Kızılelma, en Doğu'nun doğusundan, en Batı'nın batısına, bir yerlerde tutuşmuş yüreklerden yeni kahramanlık türküleri bekliyor...


Üstte: Adapazarı... Türk Dünyasının her bucağından kardeşlerimizle bir lahzayı ölümsüzleştiriyoruz tarihe bir tebessüm bırakmak niyetine... Makedonya, Azerbaycan, Kazakistan, Doğu Türkistan, Kırgızistan bir iftar sofrasında "Elhamdulillah" diyor... Hamd-ü Sena... Kızılelma, biz buradayız... seni yüreğinde taşıyan çocukların...

Üstte: Sakarya Üniversitesi- Bir Ergenekon'dan Çıkış Günü...21 Mart, Nevruz... Türk Dünyasının her köşesinden kardeş çiçeklerin oluşturduğu çelengin içine düşüyoruz... "Ben seni görmeden ölmem ölmem, Kızılelma"...







Yakınlara zaman vardır, uzakları ve öteleri görmek istersin daha çok... Artık senin olmayan ama sana çok şey söyleyecek yerleri... Niçin? Cevapsız bir sorudur... Yüreğindeki kıpırtılar, yüzündeki hüzündür cevabı... Bizim yollarımız bize en çok hüznü bahşeder... Yıkık kervansaraylar, dökük kubbeler, silik hatlar, kısık sesler, savruk hatıralar, karmaşık duygular, isyana durmuş yürekler, pişmanlığa ebedi mahkümiyet... ve bunların toplamından hüzün doğar sadece... Kosova hüzündür, Mostar hüzün... İsfahan hüzündür, Semerkand hüzün... Kerkük hüzünün isyanıdır, Balkanlarsa gafletin utancıdır baştanbaşa... Uzak yerlerde sesime ses verenler vardır, Kazan vardır, Ufa vardır... Yemen en acıklı türkülerimin çığlığıdır... Basra, Bağdar, Filistin, Lübnan buğulu gözlerimdeki flu resimlerdir... Kaşgar, Turfan, Hotan uzakların da uzağında çaresizliğin adıdır... Babür'ün Delhi'si, Kabil'i şimdi başka iklimlere açan çiçeklerdir... Şah İsmail'in Tebriz'i Meşhed'i kardeşlkiğe düşen fitnenin ağıtıdır... Nadir Şah'ın Astarhan'ı uluğ Türkistan'ın düşüşünün ilk adımı... Daha nice izler vardır, günyüzüne çıkmayı bekler... Hocam Yesevi'nin, Hacı Bektaş'ın torunlarının sahipsiz mezarları Balkanlar'ın ucra dağbaşlarında ebedi tevekküle durmaktadır... Otranto'da bile yarım kalmış hayaller yapışır yakamıza... Viyana'da heykellerin ayakaltı nesnesine dönüşmüştür bedenim. Binbir parçaya bölünmüştür bedenim: Özbek, Azer, Türkmen, Uygur, Tatar, Kazak, Karapapak, Yakut, ve daha neler neler...Kırım'da Ahıska'da sürgün çiçeğidir adım. Mezar'i Şerifte yoksulluğun soğukluğunu yaşarım. Mekke'de izlerimin üstüne Hilton gölgesi düşer... Mısır, Tunus, Cezayır, Libya ayrı tellerden çalan saza dönüşür... Kurtbeyin torunları Kürt diye hasım bilinir artık...Yenisey kardeşliği emperyal kalleşliğe dönüşür bir anda... Atlarımı suladığım nehirler "vize" diye kapı kapatır yüzüme... Almanya'da İskandinavya'da "en alttakiler" olmuştur adım... Vay be ki ne vay! Vah ki ne vah! nehirlerim küskün akar... Seyhun Ceyhun takatsızdır, Tuna kirli gözyaşı... Yine de bir umut var: "Ben seni görmeden ölmem ölmem, Kızılelma!"

12 Mart 2009 Perşembe

Ayakizleri Yüreksızısı Oluyor İlkokulumda...

Gürdere köyü ilkokulunun önündeyim, Ağustos 2008. 1970-1975 yılları arasında 5 çok mutlu yıl geçirdim burada. Güzel öğretmenlerim oldu. Hepsiyle ilgili apayrı hatıralar saklıyorum gönlümde. Ama, ille de Mehmet AKTAŞ öğretmenim düşüyor aklıma. Hala sesiyle ve sözleriyle yüreğimi ve beynimi şeklillendiren idealist öğretmenim... Sonra cıvıl cıvıl çocuk bağırtıları, çığlıklar, kahkahalar, şiirler, türküler, küfürler, ağlamalar... Yokluğun ve cehaletin ortasında çocuk umursamazlığıyla hayatın tadını son zerresine kadar çıkardığımız başıbozuk ve keyifli yıllardı. Babamın işi, annemin bahçesi-tarlası için harcadığı vakitten çocukların payına pek bir şey düşmezdi. O halde ver elini özgürlük, ver elini yaramazlık... Dağlar, ormanlar, dereler, tepeler, toplar, çelik çomaklar, kavgalar, küfürler hep bizim.

Köyümüz kışları neredeyse boş artık. Bir kaç evin yorgun tüten bacası ve kesik ve cızırtılı ezan sesinin ötesinde pek bir hayat belirtisi yok kışları. Uğranılan evlerde yaşlı yürekler beyhude geçen hayatın kendilerinden alıp götürdüklerine sızlanmakta genelde. Kambura durmuş sırtlar ve başörtüsü altından dökülen ak saçların gölgelediği kırışmış yüzler her şeyi özetliyor zaten. Gurbet artık sıla olmuş veya her yer gurbet olmuş Karadenizli için. Boşalan köyden en büyük vurgunu da okulumuz yemiş besbelli. Şimdilerde "taşımalı" sisteme dönüldüğü için "metruklaşan" bu okul bimlerce yüreğe ev sahipliği yaptığı yoksul zamanların hüznüyle malül. Bu hüzün farkında olmadan benim yüzüme de konuvermiş bir çatışkaşlılık halinde... Yaş 40'ı ayaklarının altına alınca hayat çatık kaşlılaşıyor çokça... Mutlu günlerin bedelini talep ediyor gibi... Hüznümü "pey" olarak öne sürüyorum... Ödeştik işte...

Eşsiz Bir Bilinmezliktir "Narin Derya"

Rengi eşsizdir Narin Derya'nın, akışı eşsiz... Mavi ile yeşil arasıdır; hüzünle sevinç... Hem öfkeli, hem mütebessimdir; hem durgun hem coşkulu... Başı Tanrı Dağlarında, ayakucunda Fergana... Yitik tarihin gönencinden günümüzün yorgunluğuna ve yeniden mağrur günlere akar... İnatla direnmedir, bir yol bulmadır, bir yol yapmadır ve hedefe mutlaka varmadır Narin Derya... Serinlik taşımaktır gönüllere, gönül rüzgarını dalgalatmadır, yanlızlığı hatırlatma, gözyaşını içine dökme... Bulanmadır bazen, kendini kaybetme ve sonra durulmadır, kendini bulma ve kendin olmadır Narin Derya... Özgürlüğe ve sonsuzluğa bir çığlıktır ve haykırmaktır "Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe..."

Fergana'nın Masum Yaramazları

Celalabad'da "Nevruz Otel"deyiz. Sabahın erken saatlerinde şen ve sevimli kahkahalarla çınlıyor ortalık. Mahmur gözlerle pencereden otelin bahçesine bakıyorum. Dünyayı umursamaz tavırlarıyla "dünya güzelleri" çocuklar oynuyor bahçede. Masum, yaramaz, sevimli, umursamaz halleriyle çocuklar... Bu anı kayda düşmek gerek. Ayakizlerinin yolu keşke hep böylesi güzelliklerle kesişse...

29 Kasım 2008 Cumartesi

Karadeniz Yaylalarında Çiçekler Böyle Açar!

Çocukluğumun yaylasında, her metresinde onlarca izler bıraktığım yerdeyiz... Bir fark var ama. Eskinin ahşap ve taş evlerinin yerini gelişigüzel beton evler alıyor. Kısık gazlambası ışığndaki akşam sohbetleri, elektrikle beraber televizyona yenik düşmüş. Gecenin vicdana mekan olan sessizliğini olur olmaz zamanlarda yüksek gazla çılgınlaşan motor sesleri bozuyor. Kendine ait zamanlarına mekanik ortaklar konuyor.

Yaşlıların hepsi herkesi tanıyor, gençler ise yanından geçene başı kaldırıp bakma gereği bile duymayan bir bireyselliğe mahküm. Bir şeyler değişiyor ve değişmeli elbette. Ama "ne oluyor?" demek te gerekiyor ve "nereye gidiyoruz? diye sormak.

Biz sıramızı savdık gibi, şimdi yeni çiçekler açıyor yaylamızda. Resimdeki peştemallı bu çiçek yeğenim, ablamın kızı... Kameraya biraz arsızca, hatta meydan okurcasına bakıyor. Gelecek "benim" diyor. Çiçeklerin geleceği solmasın, aman solmasın....

Ağustos 2008- Ortaokul dostluğundan zamanı süzüyoruz...

1975-1978, Ortaokul yıllarıydı, zor ve mutlu yıllar... Köyümüzden şanslı olduğumuz günler bir kamyon kasasına sığınarak, mutad günlerde ise çocukça ve özgürce çığlıklar atarak inişli yokuşlu, baharlı kışlı, ayazlı nemli, itişli kakışlı, kavgalı oyunlu, 4 kilometre gidiş ve elbette dönüşlü ama haftaiçi her gün okul yolunu tutardık. Kışın dereağzında yapılan yolculukta rüzgar bağrımızdan girer, sırtımızdan çıkardı. Yamalı ve mevsimsiz elbiselerimiz soğuğa karşı yenik düşürse de, etrafı çevreleyen ormanlardan acıklı çakal ulumaları yükselse de, arkalarına katıldığımız büyüklerimizin hiç bitmek bilmeyen domuz avı hikayelerine takılarak tüketirdik yolu ve hiç bir yokluk keyfimizi kaçırmaya müktedir olamazdı...

Ne ortaokuldu ama... Fen hocamız ilçemizin tek doktoru, İngilizce hocamız Üsteğmen, Matematik hocamız Orman mühendisi, din hocamız bir imam... Neyseki ilk zamanlar her derste gözlerinde "ben nereye geldim böyle?" şaşkınlığı eksik olmayan doktor eşi yegane branş öğretmeni, Türkçecimiz Ayşe hanım. Az şey değil ama, ilk defa bir bayan öğretmenimiz oluyor! Bir tek kusuru var Türkçe öğretmenimizin ama, Türçe'yi biz Karadeniz uşakları kadar "düzgün" konuşamıyor! Aramızda müthiş bir mücadele var, O bizi kendine, biz ise O'nu kendimize benzetmeye çalışıyoruz ve sanırım sonunda iki taraf ta iddiasından vazgeçip işi oluruna bırakıyor... Muhabbetler, saygılar sizlere Ayşe, Turan, Haşmet, Mustafa, Abidin, Taştan, Mühendis, Üsteğmen hocalarım.... Selamlar size hayatı ayrı yollarda yaşarken "irtibatı kopardığımız" öğrenci arkadaşlarım. Yolların ayrı düşmesi "izleri" yok etmiyor, küçük İkizdere'mizin her yerinde ne çok izler bırakmışsınız öyle!

İkizdere Çağrantaş yayla şenliklerinde geçmişi yad ederken dostlarla aklımdan geçenler bunlardı işte ve elbet daha neler... Marşlar, türküler, utangaç ve mahcup bakışlar, mütebessim göz süzmeler, fısıltılı konuşmalar... 30 yıl öncesinin izleri bunlar, dile kolay...

24 Kasım 2008 Pazartesi

2006-7 Doktora Öğrencilerim... Birlikte Ne Çok Şeyler Öğrendik...

Derin izler bırakır okullar; buralarda yılları deviren bağlar oluşur. Rahle-i tedristen geçen her öğrenci kendi payına düşeni alır ve kendi payınıza düşeni bırakır. Hayat mutad akıp giderken hızlıca, bır kaç yılı geride bırakıverirsiniz ve uzun sanılan yolların apansız bittiğini görürsünüz... Uçuverir herkes kendi hayatını yaşamaya. Geriye kalan hep "hoş bir seda" olsun... İzler silinmesin, dostlukların ebediyetine şahit olsunlar...

16 Kasım 2008 Pazar

Issık Gölden Gostivar'a; Prizren'den Tanrıdağlarına... Bizim "kizçeler"...bizim "kızancıklar"...







Yolların solmayan renkleridir çocukarımız... Ve o bakışlardan bize sorular düşer: "nasıl bir gelecek bırakıyorsunuz bize?" Bu soruya kaçamak cevap verme faslındayız nice zamandır... Son deminde ömrün müsterih cümleler kurabilecek miyiz? Çocukların gözlerine başımız dik ve mütebessim bakablecek miyiz? Ey çekik gözlüsünden kumralına, yeşilinden mavi bakışlısına Türk yüzlü çocuklarımız, keşke gönlümdeki payınızdan bir nebzesi bahtınıza da düşse! Ne olurdu yüreğimdeki dünyanızın bir kaç lezzeti kaderinize de denk gelse... Ve ben mahcup terk etmesem yaşamı... Bir kere de türkülerim yarım kalmasa....
Ve siz Irak'ın, Afganistan'ın, Ruanda'nın, Filistin'in, Sudan'ın ve tüm dünyanın çocukları; sizleri unuttum sanmayın sakın. Bir gün mutlaka ayakizlerim, ayakkabısız izlerinize değecek ve ben gönlümden fışkıran duyguları bakışlarımla yüreğinize akıtacağım... Buluşacağız ve muhakkak bir ebedi mutluluk türküsünü her dilden birlikte söyleyeceğiz...








Oş, Süleyman dağından Turan ufuklarına...



Kırgızistan'in ikinci büyük şehri ve güneyindeki vilayeti Oş'ta, Süleymandağındayız... Tepeden enginlere bakıyoruz... Bakışlarımız Doğu Türkistan'dan Hicaz'a; Altaylar'dan Urumeline düşüyor... Yadımızda Enver Paşa da var elbet... O'nun son bir gayret "Basmacı" (gerilla) hareketini başlattığı yerdeyiz... Amaç Turan'ı kurmaktı, bahta düşen ise bir tepede ve bir ağaç altında kör bir kurşunla can vermek... Yine de yarım kalan heveslerin ayakizleri tarihe bir mühür gibi düşüyor... Oş ve Uzgen Karahanlılar demektir aynı zamanda...

7 Kasım 2008 Cuma

Geçmişin ihtişamını taşımaktan yorgun camiler... Sahipsiliğin hazan zamanında...

Kosova'da ve topyekün Balkanlarda ve elbette tüm Osmanlı ikliminde yani Hicaz'da bile Osmanlı ihtişamı cücelerin intikam çığlıklarıyla kıymıkkanıyor, yıkılıyor, sökülüyor ama yine de direniyor... 600 yılda basılan mühür modern zamanlara başkaldırıyor ama hep yıkık dökük... En çok da vefasızlığın, sahipsizliğin hüzün deminde tükeniş inlemeleri yürek parçalıyor... Bir türkü takılıyor dilimize: "Bir gün geri döneceğiz..."

Annem... Anam....

75 yılın gölgesinde bu bakışlar geçmişe mi geleceğe mi? Hangi izleri taşır o derin ve huzur iklimi yüreğin? Bize düşen pay nedir? Biz hamdolsun payımızı aldık gerçi hatta hoyratça 45 yıldır ve hala talep etmekten hicab da duymuyoruz... Ya sen ne istersin anne... Bilirim "ben sizin iyiliğinizden başka ne isterim rabbimden" dir bunun cevabı... Ama senin yarım kalmış türkülerinden, özlemlerinden ve elbette hayallerinden de haberdar olmak isteriz... 8 evladın yüreğinin toplamı senin yüreğinin yanında nekadar da sığ kalıyor... Annem... anam...

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bir Kareye Neler Sığar? Babamla Geçmişin Gölgesine Durmuşuz...

İkizdere Çağrantaş yaylası... Oturduğumuz yerin önündeki çukurumsu alanda bir zamanlar babam ve amcamın 3 katlı ahşap hanı yükselirdi... Binbir hatırsasını saklar bu yer babamın, özlemlerini, geri gelmeyecek günleri...Bu bölgeye İkizdere ve Çayeli'nden yayla göçleri olurdu... Onlarca at, yüzlerce hayvan doluşurdu yarıgöçebe zamanlarda... Kuşçular gelirdi gözlerine perde indirilmiş şahinleriyle caka satarak... Ortalık insan, çocuk ve hayvan sesleriyle şenlik alanına dönerdi... Handa konaklanır, mıhlamaya mısır ekmeği eşliğinde kaşıklar sallanır, gürül gürül yanan soba etrafındaki sedirlerde yorgunluk horultularına karışan hatıra dolu sohbetler edilirdi... Şimdilerde artık herkes "İstanbullu" oldu... Boşaldı dağlarımız, yaylalaımız ve köylerimiz... Bir yeni pantolonun, bir plastik oyuncağın hayaliyle gurbetteki babasını özlese aylarca yine de tebessümü yüzünden eksik etmeyen o çocukların yaylası yok artık...Soğuktan tireyerek yağmur altında oyun oynayan; çamurlu, tezek kokan yayla yollarını kahkahalarıyla süsleyen o çocuklar da yok artık... Şose de olsa yolu var, elektriği var yaylamızın... Cep telefonu ve hatta interneti var... Ne dersiniz, kayıptamıyız yoksa karda mı?

Kendimize Bir Demli Çay Fasılası Verelim... Baba ve Oğulları...

Emrullah Çağrı ve Şamil Kutluhan... Emrullah'ta babamı, Çağrı'da atamı yaşatmaktı muradım... Şamil'de zülme başkaldırıyı Kutluhan'da kutlu geçmiş hatırına yeni büyük geleceği kurmaktı dileğim... Köklerim, ruhum ve geleceğim... Bir fotoğraf elbette çok daha fazlasını da söyler, ama bazıları bizde kalsın...

2 Kasım 2008 Pazar

Bulutlu Bir "Issık Göl" Hatırası...

Cengiz Aytmatov'un hikayelerinin ve romanlarının esin kaynağı Issık Göldeyiz... Rüzgar bir yanımızdan girip diğer yanımızdan çıkıyor yüzümüze ve içimize soğuk öpücükler kondurarak... Hiç bir şey keyfimizi bozamaz ama... Bu sabitlenmiş kameraya keyiflice poz veriyoruz uzun ayrılığın sonrası buluşmanın hatırına... Rıhtıma da, kuma da, suya da ayakizlerimizi bırakıyoruz... "Sonsuza dek unutma bizi ıssık göl, biz de senin uzak diyarlara savrulan çocuklarınız... Biz de özlemini çekeriz, acını yüreğimizde yaşar, hikayelerini dağa taşa dillendiririz... Bize de bereketli sıcaklığında yer ver... Bizi de sırlarına ortak et... Tabrı Dağlarından ve Ala Dağlardan yükselen kurt ulumaları ne söylüyorsa binlerce yıldır, bize de bildir... Biz de senin uzaklara savrulmuş çocuklarınız, ama vefasız da değiliz... Bizi de sev Issık Göl... Seni bilenleri de bilmeyenleri de sev... Issıklığında ısınalım Issık Göl, derinliğinde sakla gönül izlerimizi..."

Türk Dünyası'nın "aksakalı" Turan Yazgan...

Her yürek taşıyamaz büyük sevdaları... Bu uzun yollar nice ayakizini toza çevirir... Niceleri ilk engelde devrilir, ilk yağmurda ıslanır, ilk karda erir... ve tükenir... Tükenmemek için aşk gerek, iman gerek, yürek gerek ve ülkü gerek... Türk Dünyasının her yamacında, düzünde, yokuşunda, yazında ve kışında ayakizleri olan Atsız sevdalarını gerçeğe dönştüren aksakal Turan Yazgan hocam ve Seyhan ve Nevzat bey kardeşlerimle gecenin bir zamanında Bişkek havaalanında... 2006 Haziran...

Mahallearasının Gülyüzlü Çocukları...

Celalabat'ın bir mahallearası sokağında... Bizim Özbek çocuklarımız... Utangaç tebessümlerine takılı kalır kalbiniz... Yine görüşeceğiz...

23 Ekim 2008 Perşembe

22 Ekim 2008 Çarşamba

Sırtımı Hazar'a, Yüzümü Anadolu'ya dönderdim... Bakü, 2006

Muhterem İsmihan hocamdan öğrendim ki Azerbaycan haritası bir Kartal'ı andırır ve o kartal Hazar'a doğru kanat açmış gibidir. Biz de arkamızı Hazar'a döndük Bakü'nün Kızkalesin'de...yüzümüz Anadolu'ya bakıyor... Yüreğimizde ise büyük ve müebbet bir sevda gibi Türk Dünyası yatıyor... "Bu dünya insana dar" diyen atalar bağışlasın...

Kırgızistan ve Tanırdağları... Ayakizleri yere değil, yüreklere düşer...








Tanrıdağlarının zirvelerinden aşarken her dağ sırtının kuytularına sığınmış Kırgız çadırları görürsünüz... Haziran ayının hararete yüz tutmuş günlerinden birinin erken şafağında henüz güne uyanan bu çadırlardan birisine yönelir ve bir Kırgız teyzenin elinden henüz sıcaklığı üzerinde "kaymak" alırsınız... Yolda sizi bekleyen bir yerlerde çayınız için güzel bir katıktır... Afiyet olsun...



8 Ağustos 2008 Cuma

Tanrıdağlarının Vakur Çocukları... Sizleri Özlüyorum

Tanrıdağlarının zirvelerinden eteklerine doğru kıvrıla kıvrıla yol alırken en umulmadık köşelerde çadırlar çıkar karşınıza... Küçücük bir çadırın içerisinde kaç yürek atar, bilemezsiniz... Erken inen akşamlar ve uzun geceler nice hayallere tanıklık eder... Medeniyetten uzak oluş bazan bir nimete de dönüşür... İnsan ve tabiat arasındaki binlerce yıllık muhabbet geleneği ruhunuza siniverir... Başkalarının hiç bilmedikleri, hiç tadamayacakları lezzetlere tanık olur ruhunuz, varsın kaloriferli, televizyonlu, internetli ve bilmem ne marka çıkolatalı bir hayatınız olmasın...

Küçücük bir çadırdan bizim payımıza düşen vakur ve duru bakışlı Kırgız çocuklar, Manas'ın çocukları... saflığın, yiğitliğin ve gözüpekliğin resmidir karşınızda...

6 Ağustos 2008 Çarşamba


"Şerefli Bir Türk Asgeri Yatır" denilen yerde rahmetli Elçibey'in mezarında... Yine yarım kalmış bir sevda ve yine "bir millet iki devlet!" İki devlet mi dediniz sahi?
Prizren Kalesi'ne tırmanıyoruz. Prizren'e tepeden bakacağız... Yıkık dökük de olsa minareli şehirde kendimize gurur ve hüzün payı çıkaracağız. Terkedilmişliğe inatçı ve inançlı direnci gözleyeceğiz. Ali Jable amcamın "Türkiye'deki Türk erkeklerine etek giydirme, küpe takma" projesinin Avrupa Birliği fonlarıyla gerçekleştireceğiz. Başımız biraz da bu yüzden dik değil, ataların ruhları ise gönlümüzü inceden ve gizlice sızlatır...



Birinci Kosova ve I. Murat'ın yani Osmanbey'in torunu, yani Orhangazi'nin oğlu ve Yıldırım'ın babası ve Balkanlar'ın fatihinin şehit düştüğü yerdeki türbesi... Türbede bir çınar, ortadan ikiye ayrılmaya yüztutmuş ama kök hala bir. Bir taraf Balkanlar'dır diğer yanı Türkiye... Bir işaret mi desek acaba? Derler ki Sultan Murat'ın kahpe bir hançerle şehit edildiğini duyan yıldırım Çınar'a kılıncını çalar örkeyle ama çınar yüzyıllara meydan okumaya devam eder... Çınar bize neler söyler?

5 Ağustos 2008 Salı



Yollara düşersin ve yollar Balkanlar'da geçmişinle yüzleştirir seni. Balkanlar'da her tebessümüzn arkasında binbir acı saklıdır ve ille de "öksüz" düşmüşlüğün acısın kavurur yürekleri. Bir de hasret türkülerine sığınmak düşer kaderinize ve kendi ayakizlerinden utanırsınız. Yorgun bir camiden, harap bir türbeden ve akmaz bir çeşmeden "tarihe karışan eski sevdalara" sırt dönmenin bedelini ödeyerek başınız eğik ayrılırsınız... Balkanlarda hiç bir tebessüm acısız değildir ve her heves biraz yarım kalmışlığı biraz öksüzlüğü yaşar... Öksüz ve eksik heveslerin Balkanlarının "Şehit Sultan Murat" mekanıdır Kosova... Akıncı türkülerinin Macarıstan'a aktığı mekanlardan payımıza şimdilik hüzün ve utanç düşüyor sadece...