2 Ağustos 2009 Pazar
"Kökü Mazide Olan Atiyiz..."
25 Temmuz 2009 Cumartesi
Balkanlar'da İnadına Açar Çiçekler...
21 Haziran 2009 Pazar
Hikayet ve Şikayet...
Avuçime bakıyorum, Balkanları avuçlarıma alıyorum... Yeşilpasaportuma vizeli Bulgaristan'la Yunanistan'a da küskün değilim... Yıllar varki alışkınım nalizlerimin üstünde demirden hudutlara... Kırgızistan'dan Kazakistan'dan öteye ayakizlerim düşmüyor artık... Doğu Türkeli kısık sesli idam mahkümü... Türkiye'de kardeşlik hukuku yok zahir. Biz bin yılın üzerine kanlı ekmek doğrarken, feryadına nasıl yetişiriz "uzaklardaki kardaşların"?. Ne Kaşgar biliriz ne Turfan... Kerkük bile bize Washington kadar uzak. Tebriz'de hangi dil konuşulur, Kırım nicedir? Kazan'da hangi gönüller yastadır ve en kahırlı hasret Türküleri niçin hep Türkeline yakışır? Çelik çomak evresindeyiz tarihin, büyük olduğunu unutanlardanız heyhat... AB düşünü görenlerin en büyük ideali bir cemaat kadarken, Türkistan'ın hürriyeti sloganlara mahpus. Ahvali budur işte Türk'ün ve tarihin dili tutulmuş bu gördüğünden... Yakarışımı duy ya Rab!...
7 Mayıs 2009 Perşembe
"Zambaklar en ıssız yerlerde açar..."
Kar Sularının Dağlara Ninnisidir Narin Derya
19 Nisan 2009 Pazar
Harabati Tekkesi'nde Bektaşi Dervişi: Kahkahamızın Ardında Bir Derin Sızı Saklı
1 Nisan 2009 Çarşamba
"Ben Seni Görmeden Ölmem, Ölmem: Kızılelma!"
Üstte: Bakü-Azerbaycan... Bir çok ünlü kişi arasında Xalilrıza Ulutürk'e rastlıyorum. Soyadının hakkını vermiş bir alim. Rahmetler diliyorum. Kızılelma her yerde yüreklere har düşürür...
Üstte: Kırgızistan... Tanrıdağlarında bir soluklanma yaylası... Zamanın süzüleceği bir demdeyiz... Damarlarımızda Manas'ın yiğitlerinin kısraklarının toynaklarından çıkan kıvılcımların tutuşturduğu kahramanca bir sıcaklık dolaşıyor... Kızılelma, en Doğu'nun doğusundan, en Batı'nın batısına, bir yerlerde tutuşmuş yüreklerden yeni kahramanlık türküleri bekliyor...
Üstte: Adapazarı... Türk Dünyasının her bucağından kardeşlerimizle bir lahzayı ölümsüzleştiriyoruz tarihe bir tebessüm bırakmak niyetine... Makedonya, Azerbaycan, Kazakistan, Doğu Türkistan, Kırgızistan bir iftar sofrasında "Elhamdulillah" diyor... Hamd-ü Sena... Kızılelma, biz buradayız... seni yüreğinde taşıyan çocukların...Yakınlara zaman vardır, uzakları ve öteleri görmek istersin daha çok... Artık senin olmayan ama sana çok şey söyleyecek yerleri... Niçin? Cevapsız bir sorudur... Yüreğindeki kıpırtılar, yüzündeki hüzündür cevabı... Bizim yollarımız bize en çok hüznü bahşeder... Yıkık kervansaraylar, dökük kubbeler, silik hatlar, kısık sesler, savruk hatıralar, karmaşık duygular, isyana durmuş yürekler, pişmanlığa ebedi mahkümiyet... ve bunların toplamından hüzün doğar sadece... Kosova hüzündür, Mostar hüzün... İsfahan hüzündür, Semerkand hüzün... Kerkük hüzünün isyanıdır, Balkanlarsa gafletin utancıdır baştanbaşa... Uzak yerlerde sesime ses verenler vardır, Kazan vardır, Ufa vardır... Yemen en acıklı türkülerimin çığlığıdır... Basra, Bağdar, Filistin, Lübnan buğulu gözlerimdeki flu resimlerdir... Kaşgar, Turfan, Hotan uzakların da uzağında çaresizliğin adıdır... Babür'ün Delhi'si, Kabil'i şimdi başka iklimlere açan çiçeklerdir... Şah İsmail'in Tebriz'i Meşhed'i kardeşlkiğe düşen fitnenin ağıtıdır... Nadir Şah'ın Astarhan'ı uluğ Türkistan'ın düşüşünün ilk adımı... Daha nice izler vardır, günyüzüne çıkmayı bekler... Hocam Yesevi'nin, Hacı Bektaş'ın torunlarının sahipsiz mezarları Balkanlar'ın ucra dağbaşlarında ebedi tevekküle durmaktadır... Otranto'da bile yarım kalmış hayaller yapışır yakamıza... Viyana'da heykellerin ayakaltı nesnesine dönüşmüştür bedenim. Binbir parçaya bölünmüştür bedenim: Özbek, Azer, Türkmen, Uygur, Tatar, Kazak, Karapapak, Yakut, ve daha neler neler...Kırım'da Ahıska'da sürgün çiçeğidir adım. Mezar'i Şerifte yoksulluğun soğukluğunu yaşarım. Mekke'de izlerimin üstüne Hilton gölgesi düşer... Mısır, Tunus, Cezayır, Libya ayrı tellerden çalan saza dönüşür... Kurtbeyin torunları Kürt diye hasım bilinir artık...Yenisey kardeşliği emperyal kalleşliğe dönüşür bir anda... Atlarımı suladığım nehirler "vize" diye kapı kapatır yüzüme... Almanya'da İskandinavya'da "en alttakiler" olmuştur adım... Vay be ki ne vay! Vah ki ne vah! nehirlerim küskün akar... Seyhun Ceyhun takatsızdır, Tuna kirli gözyaşı... Yine de bir umut var: "Ben seni görmeden ölmem ölmem, Kızılelma!"
12 Mart 2009 Perşembe
Ayakizleri Yüreksızısı Oluyor İlkokulumda...
Köyümüz kışları neredeyse boş artık. Bir kaç evin yorgun tüten bacası ve kesik ve cızırtılı ezan sesinin ötesinde pek bir hayat belirtisi yok kışları. Uğranılan evlerde yaşlı yürekler beyhude geçen hayatın kendilerinden alıp götürdüklerine sızlanmakta genelde. Kambura durmuş sırtlar ve başörtüsü altından dökülen ak saçların gölgelediği kırışmış yüzler her şeyi özetliyor zaten. Gurbet artık sıla olmuş veya her yer gurbet olmuş Karadenizli için. Boşalan köyden en büyük vurgunu da okulumuz yemiş besbelli. Şimdilerde "taşımalı" sisteme dönüldüğü için "metruklaşan" bu okul bimlerce yüreğe ev sahipliği yaptığı yoksul zamanların hüznüyle malül. Bu hüzün farkında olmadan benim yüzüme de konuvermiş bir çatışkaşlılık halinde... Yaş 40'ı ayaklarının altına alınca hayat çatık kaşlılaşıyor çokça... Mutlu günlerin bedelini talep ediyor gibi... Hüznümü "pey" olarak öne sürüyorum... Ödeştik işte...
Eşsiz Bir Bilinmezliktir "Narin Derya"
Fergana'nın Masum Yaramazları
29 Kasım 2008 Cumartesi
Karadeniz Yaylalarında Çiçekler Böyle Açar!
Yaşlıların hepsi herkesi tanıyor, gençler ise yanından geçene başı kaldırıp bakma gereği bile duymayan bir bireyselliğe mahküm. Bir şeyler değişiyor ve değişmeli elbette. Ama "ne oluyor?" demek te gerekiyor ve "nereye gidiyoruz? diye sormak.
Biz sıramızı savdık gibi, şimdi yeni çiçekler açıyor yaylamızda. Resimdeki peştemallı bu çiçek yeğenim, ablamın kızı... Kameraya biraz arsızca, hatta meydan okurcasına bakıyor. Gelecek "benim" diyor. Çiçeklerin geleceği solmasın, aman solmasın....
Ağustos 2008- Ortaokul dostluğundan zamanı süzüyoruz...
Ne ortaokuldu ama... Fen hocamız ilçemizin tek doktoru, İngilizce hocamız Üsteğmen, Matematik hocamız Orman mühendisi, din hocamız bir imam... Neyseki ilk zamanlar her derste gözlerinde "ben nereye geldim böyle?" şaşkınlığı eksik olmayan doktor eşi yegane branş öğretmeni, Türkçecimiz Ayşe hanım. Az şey değil ama, ilk defa bir bayan öğretmenimiz oluyor! Bir tek kusuru var Türkçe öğretmenimizin ama, Türçe'yi biz Karadeniz uşakları kadar "düzgün" konuşamıyor! Aramızda müthiş bir mücadele var, O bizi kendine, biz ise O'nu kendimize benzetmeye çalışıyoruz ve sanırım sonunda iki taraf ta iddiasından vazgeçip işi oluruna bırakıyor... Muhabbetler, saygılar sizlere Ayşe, Turan, Haşmet, Mustafa, Abidin, Taştan, Mühendis, Üsteğmen hocalarım.... Selamlar size hayatı ayrı yollarda yaşarken "irtibatı kopardığımız" öğrenci arkadaşlarım. Yolların ayrı düşmesi "izleri" yok etmiyor, küçük İkizdere'mizin her yerinde ne çok izler bırakmışsınız öyle!
İkizdere Çağrantaş yayla şenliklerinde geçmişi yad ederken dostlarla aklımdan geçenler bunlardı işte ve elbet daha neler... Marşlar, türküler, utangaç ve mahcup bakışlar, mütebessim göz süzmeler, fısıltılı konuşmalar... 30 yıl öncesinin izleri bunlar, dile kolay...
24 Kasım 2008 Pazartesi
2006-7 Doktora Öğrencilerim... Birlikte Ne Çok Şeyler Öğrendik...
16 Kasım 2008 Pazar
Issık Gölden Gostivar'a; Prizren'den Tanrıdağlarına... Bizim "kizçeler"...bizim "kızancıklar"...

Ve siz Irak'ın, Afganistan'ın, Ruanda'nın, Filistin'in, Sudan'ın ve tüm dünyanın çocukları; sizleri unuttum sanmayın sakın. Bir gün mutlaka ayakizlerim, ayakkabısız izlerinize değecek ve ben gönlümden fışkıran duyguları bakışlarımla yüreğinize akıtacağım... Buluşacağız ve muhakkak bir ebedi mutluluk türküsünü her dilden birlikte söyleyeceğiz...
Oş, Süleyman dağından Turan ufuklarına...

Kırgızistan'in ikinci büyük şehri ve güneyindeki vilayeti Oş'ta, Süleymandağındayız... Tepeden enginlere bakıyoruz... Bakışlarımız Doğu Türkistan'dan Hicaz'a; Altaylar'dan Urumeline düşüyor... Yadımızda Enver Paşa da var elbet... O'nun son bir gayret "Basmacı" (gerilla) hareketini başlattığı yerdeyiz... Amaç Turan'ı kurmaktı, bahta düşen ise bir tepede ve bir ağaç altında kör bir kurşunla can vermek... Yine de yarım kalan heveslerin ayakizleri tarihe bir mühür gibi düşüyor... Oş ve Uzgen Karahanlılar demektir aynı zamanda...
7 Kasım 2008 Cuma
Geçmişin ihtişamını taşımaktan yorgun camiler... Sahipsiliğin hazan zamanında...
Annem... Anam....
75 yılın gölgesinde bu bakışlar geçmişe mi geleceğe mi? Hangi izleri taşır o derin ve huzur iklimi yüreğin? Bize düşen pay nedir? Biz hamdolsun payımızı aldık gerçi hatta hoyratça 45 yıldır ve hala talep etmekten hicab da duymuyoruz... Ya sen ne istersin anne... Bilirim "ben sizin iyiliğinizden başka ne isterim rabbimden" dir bunun cevabı... Ama senin yarım kalmış türkülerinden, özlemlerinden ve elbette hayallerinden de haberdar olmak isteriz... 8 evladın yüreğinin toplamı senin yüreğinin yanında nekadar da sığ kalıyor... Annem... anam...5 Kasım 2008 Çarşamba
Bir Kareye Neler Sığar? Babamla Geçmişin Gölgesine Durmuşuz...
Kendimize Bir Demli Çay Fasılası Verelim... Baba ve Oğulları...
2 Kasım 2008 Pazar
Bulutlu Bir "Issık Göl" Hatırası...
Türk Dünyası'nın "aksakalı" Turan Yazgan...
Mahallearasının Gülyüzlü Çocukları...
23 Ekim 2008 Perşembe
22 Ekim 2008 Çarşamba
Sırtımı Hazar'a, Yüzümü Anadolu'ya dönderdim... Bakü, 2006
Muhterem İsmihan hocamdan öğrendim ki Azerbaycan haritası bir Kartal'ı andırır ve o kartal Hazar'a doğru kanat açmış gibidir. Biz de arkamızı Hazar'a döndük Bakü'nün Kızkalesin'de...yüzümüz Anadolu'ya bakıyor... Yüreğimizde ise büyük ve müebbet bir sevda gibi Türk Dünyası yatıyor... "Bu dünya insana dar" diyen atalar bağışlasın...Kırgızistan ve Tanırdağları... Ayakizleri yere değil, yüreklere düşer...

Tanrıdağlarının zirvelerinden aşarken her dağ sırtının kuytularına sığınmış Kırgız çadırları görürsünüz... Haziran ayının hararete yüz tutmuş günlerinden birinin erken şafağında henüz güne uyanan bu çadırlardan birisine yönelir ve bir Kırgız teyzenin elinden henüz sıcaklığı üzerinde "kaymak" alırsınız... Yolda sizi bekleyen bir yerlerde çayınız için güzel bir katıktır... Afiyet olsun...8 Ağustos 2008 Cuma
Tanrıdağlarının Vakur Çocukları... Sizleri Özlüyorum
Tanrıdağlarının zirvelerinden eteklerine doğru kıvrıla kıvrıla yol alırken en umulmadık köşelerde çadırlar çıkar karşınıza... Küçücük bir çadırın içerisinde kaç yürek atar, bilemezsiniz... Erken inen akşamlar ve uzun geceler nice hayallere tanıklık eder... Medeniyetten uzak oluş bazan bir nimete de dönüşür... İnsan ve tabiat arasındaki binlerce yıllık muhabbet geleneği ruhunuza siniverir... Başkalarının hiç bilmedikleri, hiç tadamayacakları lezzetlere tanık olur ruhunuz, varsın kaloriferli, televizyonlu, internetli ve bilmem ne marka çıkolatalı bir hayatınız olmasın...Küçücük bir çadırdan bizim payımıza düşen vakur ve duru bakışlı Kırgız çocuklar, Manas'ın çocukları... saflığın, yiğitliğin ve gözüpekliğin resmidir karşınızda...
6 Ağustos 2008 Çarşamba
Birinci Kosova ve I. Murat'ın yani Osmanbey'in torunu, yani Orhangazi'nin oğlu ve Yıldırım'ın babası ve Balkanlar'ın fatihinin şehit düştüğü yerdeki türbesi... Türbede bir çınar, ortadan ikiye ayrılmaya yüztutmuş ama kök hala bir. Bir taraf Balkanlar'dır diğer yanı Türkiye... Bir işaret mi desek acaba? Derler ki Sultan Murat'ın kahpe bir hançerle şehit edildiğini duyan yıldırım Çınar'a kılıncını çalar örkeyle ama çınar yüzyıllara meydan okumaya devam eder... Çınar bize neler söyler?
5 Ağustos 2008 Salı
Yollara düşersin ve yollar Balkanlar'da geçmişinle yüzleştirir seni. Balkanlar'da her tebessümüzn arkasında binbir acı saklıdır ve ille de "öksüz" düşmüşlüğün acısın kavurur yürekleri. Bir de hasret türkülerine sığınmak düşer kaderinize ve kendi ayakizlerinden utanırsınız. Yorgun bir camiden, harap bir türbeden ve akmaz bir çeşmeden "tarihe karışan eski sevdalara" sırt dönmenin bedelini ödeyerek başınız eğik ayrılırsınız... Balkanlarda hiç bir tebessüm acısız değildir ve her heves biraz yarım kalmışlığı biraz öksüzlüğü yaşar... Öksüz ve eksik heveslerin Balkanlarının "Şehit Sultan Murat" mekanıdır Kosova... Akıncı türkülerinin Macarıstan'a aktığı mekanlardan payımıza şimdilik hüzün ve utanç düşüyor sadece...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

