2 Ocak 2013 Çarşamba

RİZE-İKİZDERE-GÜRDERE: KÖYÜM...

Bir Karadeniz yolculuğuna niyetlenirseniz eğer aklınızda bulunsun, muhteşem vadisiyle İkizdere, sahilden içeride olmaklığıyla sapa kalır, ama görülmeye değerdir....


Rize'ye varmadan İyidere ayrımında gözünüze İkizdere-İspir-Erzurum tabelası ilişecektir. İkizdere'ye henüz varmadan güzel İkizdere deresini kurutan HES santrallarından birisinin havuzunu göreceksiniz. Tam o noktada küçük bir tabelada Gürdere yazısı sizi dönemeçli yoluyla dağ eteğine taşıyacaktır. Köyüm... 
Bu fotoğraf çekildiğinde yıl 1988 olsa gerek. 1970'lerin sonundan itibaren dalga dalga boşaldı köyümüz.Okulumuz kapandı ve metruklaştı.  Kışları ise bir kaç cılız baca tütüyor ancak. Evlerden gelen sesler çocuksu coşkunluk yerine zamanı tüketmeye durmuş bir ömrün yorgun tınılarını taşıyor... Daha çok hatıralarından bir türlü kopamayanlara ev sahipliği yapıyor. Baba ocakları sahipsiz kalmamalı ne de olsa... Belki bütün Anadolunun ortak yazgısı bu. Köyler ölüyor ve bir kültür genimiz daha tarihe karışıyor.... Geri dönüşü yok bunun... Bu böyledir...



23 Ekim 2012 Salı

1947 SONBAHARINDA PARİS ÇÖPÇÜLERİ SEN KENARINDA BİR CESET BULURLAR....BUĞRA ALPGİRAY VE PARİS AKŞAMLARI ŞİİRİ...

Önce üstteki fotoğrafa ilişkin bir not düşeyim: Kırım-Bahçesaray'da eserleri ve usul-i cedid mektebleri ile bütün Türk Dünyasını aydınlatan İsmail Gaspıralı rahmetlinin temsili mezarı başındayız. Temsili zira Sovyetler sadece diri Türkçü aydınlara değil ölülerine de musallat oldu. Mezarları eserleri yok edildi. Bütün şehit, sürgün ve mazlumlara Allah rahmet eylesin... 

Esas meramıma geçeyim şimdi...

1947 sonbaharında Paris çöpçüleri Sen Nehri kenarında bir ceset bulurlar. Cebinden çıkanlar arasında bir şiir de vardır. Anlaşılır ki 1944 Kırım Sürgününden kaçan binlerce Kırımlı'dan bir tanesidir... Kaçabilen Kırımlılar Avrupa'ya gitmiştir. "Türkiye'ye niçin gelmediler?" diye sormak abestir. İktidarda milli şef İnönü vardır. Kazaran Türkiye'ye sığınanlar olsa dahi hemen Sovyetlere teslim edilip ölüme gönderilmektedir. O dönem Azerbaycanlı sığınmacıların başına gelenleri bir başka zaman anlatırım. Dahası tam da o yıllarda Türkiye'de adeta bir komedyaya dönüşen "Türkçülük Turancılık" davası vardır ve Atsız başta olmak üzere Türkçüler sırf "esir Türklerden" söz ettikleri için yargılanmaktadır... Maksat Stalin'e yaranmaktır...

Şimdi vatanınızdan binlerce kilometre uzakta ve yapayalnız bir yaban şehirde olduğunuzu düşünün. Şehrin adının ne önemi var? Paris olsun Londra olsun, fark etmez! Yurdun, ailen, geçmişinden koparılmışsın nihayet. Bir daha kavuşmak imkanı da yoktur... Neler hissederdiniz?
PARİS AKŞAMLARI

Bu kent her şeyiyle bana yabancı
Caddeler, binalar, bütün insanlar…
Öyle hasretim ki ezan sesine
Ararım çevremde minare, cami
Lakin takılırım çan kulesine
Her semtin muhteşem kilisesine
Yâd el elemleri sarar içimi
Uzaklarda yurdum! Buradan çok uzak

Her mevsimi güneşli, masmavi göklü
Camili, kubbeli, kümbetli, köşklü
Ozanlı, garipli, kervansaraylı
Hele insanları: Alpli, Giraylı
Yok haber onlardan, baba evinden
Bu yüzdendir halim, kopuk bir yaprak
Her şey çok uzakta benden, çok uzak.

Gözlerim daima engine dalar.
İsterim ki her an, ana yurdumda
Dağları dumanlı yaslı Kırım’da
Duvarında mavzer ve Kur’an olan
Ata ocağında, bizim konakta
Bir bakır sinili sofra başında
İftar beklenilsin, dua edilsin
Ve sessiz sedasız yemek yenilsin,
Sonra şadırvanda abdest alınıp
Hep birlikte teravihe gidilsin.

Uyansam her sabah ezan sesiyle
Görsem Ayşeciği su testisiyle
Ninemi yaşmaklı, namaz kılarken
Dinlesem dedemi, Kur’an okurken
Başımı huşuyla yastığa koysam
Sonra toparlanıp yola koyulsam
Yahut günün şavkı vururken camdan
Heybetli sesiyle çağırsa babam
Anam da, “kalk yavrum, aslanım” dese
Tutup elleriyle omuzlarımdan
O müşfik haliyle sarılsa, öpse.

Semaver kaynarken ocak başında
Dünya Türklüğünden, Türk tarihinden
Bozkurt’tan, Turan’dan söz etse dedem
Sonra Türklük için etse de niyaz
Gözlerinden akan yaşını görsem

Evet! Yurdum uzak, burdan çok uzak,
Bir ferahlık yahut bir şevk umarak
Düşerim yollara akşamüstleri
Böyle çaresizim, yıllardan beri
Her zamanki gibi yorgun ve bitkin
Artırıp yükünü hasta kalbimin
Her an heyecanı gözlerimde yaş
Görmek ümidiyle bir Türk, bir dildaş
Dolaşırım Paris caddelerini
Yorgun akan Sen’i, köprülerini

Bir karakış vakti, Sen kıyısında
Kafamın içinde TÜRKLÜK ÜLKÜSÜ
Ruhumu kavuran yurt hasretiyle
Böyle göçeceğim ebediyete
Donmuş cesedimi bulup çöpçüler
Defnedilmek üzere götürecekler
Kimim ben, neyim, ne bilecekler…!
Buğra ALPGİRAY-1947 Paris.


12 Haziran 2012 Salı

Tanrıdağlarının zirvesini aşıp ta güney eteklerine kıvrıla kıvrıla inerken her dönemeçte karşınıza hiç ummadığınız manzaralar çıkar. Karpostallardan fırlamış gibi önünüze düşen bir yerleşim yerinde bir cami ile kiliseyi karşı karşıya görürsünüz. Kilise bakımlıdır, cami bakımsız. Kilise mağrurdur, cami mazbut. Veya öyle gelir size... İçinizde değişik duygular çarpışır. Vaktin ne olduğuna aldırmadan namaz kılmak istersiniz. Görürsünüz ki tertibat dedeler zamanından kalma. "-Hanım ibriği doldur, abdest vaktidir..." Sesiniz tarihten fırlamış gibi buyurgan ve yüksek perdedendir ve farkında olmadan böyledir... Söğüt hışırtıları altında sıyırıp paçaları alınan abdestin tadı uzak zamanlarda çöl sıcağına düşen serinliğe çalıyor... Haydi namaza... Arada saçlarını okşadığımız çekik gözlü balalar da lezzetimizin kaymağı... Artık vuralım yollara, Fergana'ya daha çok var...

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Balkanlar'da Camiler ve Camiler

 Balkanlar'da "ardına çil çil kubbeler serpen ordu"nun izlerini bulursunuz... Yıkık, dökük, yenik ama hala mağrur... Kendi dokusu vardır Üsküp'ün, Prizren'in, Mostar'ın, Saraybosna'nın.. Sanırsınızki tarih var olduğu zamanlardan beri o camiler hep vardı ve o toprağın ağacı, nehri, kuşu gibi birer parçasıydılar...Ama değişiyor bir şeyler...
Üsteki cami Araplar tarafından yapılmış Savaş sonrasında... İbadethaneye laf ediyor değilim haşa, sözüm mimariye ve biraz da "niyete"... Besbelli o dokunun bir parçası değil, besbelli o iklimin çiçeği değil... Besbelli bir ihtiyaç için de yapıl mış değil... Ne peki?
Oysa Balkanlar'ın en güzel yanı her fotoğraf karesine bir minare düşmesidir. Bu sayede kendinizi asla yalnız hissetmesiniz. Bir de çınar serinliğinde bulursunuz kendini: gelsin "dualar aminler..." Ben de yüzyılların şahitleri muhteşem çınarların serinliğinde dualarımı gitmeleri gereken yerlere yolluyorum. Saraybosna'ya Türk-İslamlığımı bırakıyorum, yani kendimi... Allah'a emanet...
Üsteki resim de Mostar'dan bir kare... Mostar'ı bir bütün olarak kucaklayıp gittiğim her yere taşımak isterdim... Mostar'ın ablası Saraybosna... Saraybosna, Prizren, Üsküp kızkardeş... Ohri küçük kızkardeş... Bursa onların ablası ve de Edirne ve elbette İstanbul... Arada kimler yok ki... Saymakla bitmez... Türk-İslam medeniyeti bu uztınca sağ kolun Çin Denizine, solun Adriyatike... Göğsün Sibirya rüzgarıyla şişer, sırtın Aden sıcaklığıyla ısınır... Seyhun ile Ceyhun yanık bağrına su taşır, Araz ile Kür parçalanmışlığın resmini çizer...Nil küskünlüğüne ve yenilgisine ağlar... Bu bitmeyecek... Duralım...

Ve bir not: Köşede bucakta onlarca kilise restore ediliyor Türkiye'de... Amenna... Onlar da insanlığın mirası... Ama bu ülkede her gün izi silinen camiler, medreseler, kervansaraylar, çeşmeler... var... Yani kendi izlerimiz.... Gecekondu ve betonyığınları arasında sıkışmış mukadderatını bekleyen mahzun eserler... Balkanlar'da her yıl izi kaybolan yüzlerce eser... Sahi, öncelik nasıl olmalı?

9 Ağustos 2011 Salı

Beypazarı-İpekyolu İncileri

İpekyolu üzerine serpilmiş ve cami ve konaklarıyla o muhteşem Türk kimliğinin doyumsuz numuneleri vardır. Bir çoğu farklı güzergahlardan da olsa Sakarya üzerinden doğuya doğru yol aldığınızda karşınıza çıkarlar. Taraklı, bir zamanların övünç günlerinden terk edilmişliğin bahtsızlığına ağlamakta nicedir. Yeni yeni küllerinden doğma gayretinde... Göynük, Mudurnu, Safranbolu, Beypazarı üç aşağı beş yukarı benzer talihi yaşadılar: ihtişamdan terk edilmişliğe... Safranbolu'yu ayrı bir yere koyalım, marka olmuş Türkiye'de. Ardından Beypazarı bir anda kendini Türkiye'nin kültürel cazibe merkezleri arasına yerleştiriverdi.Ama iyi işler erken cezalandırılır bu ülkemde. Kirli siyaset her yerde olduğu gibi burada da devreye girdi ve Ankara'nın kokuşmuş siyset geleneği  Beypazarı'nda da oynadı oyununu... Yolsuzluk, kirlenmişlik, hile, desise galip... İdealizm yine yenildi...Geçmiş olsun!

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Mustafa Necati Sepetçioğlu: Dede Korkut’umuzu Rahmetle Anıyoruz…

Sessiz sedasız göçtü aramızdan, 2006 yılının Temmuzunda… Hayatını yaşadığı gibi  yaşadı ölümünü: mütevazı ve biraz münzevi. Kıymetini bilemedik diyemeyiz. Bilenler bildi. Her kitabı bizi Türk tarihinin destansı zaöanlarının içine yerleştirdi. Gençlik yüreğimize Türklük Gurur ve Şuuru, İslam Ahlak ve Faziletini aşıladı.
 Türk tarihini Selenge, Tuna, Seyhun misali coşkun bir nehir edasıyla aktardı bize “Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı…. Çanakkale üçlemesi ve bütün romanları. Dili Dedem Korkut diliydi. Türk tarihinin her evresini aynı coşku ile kucaklayışıdır bizim için O’nu Türk romanının Dede Korkutu yapan. “Sonsuza Uyuyan Taşlar”da Bilge Kağan’la “başlılara baş eğdirip dizlilere diz çöktürürken” “Kutsal Mahpus”ta İmam Ebu Hanife ile Emevi-Abbasi gölgesinde karartılan İslam güneşini bütün berraklığıyla ayan eyleme çabasına şahit kılar bizi. Çanakkale’ye “gelenler”Çanakkale’de Türk’ü görürler ve 200 yıldır yenilmeyen emperyal kuvvetler onurlarını da denizin dibine bırakarak Çanakkale’den dönerler.


Her kitabında deli-veli tiplemeleriyle bu topraklardaki ebedi risalet nefesinin mühürlerini aşikar eder ve tılsımın kaba kılıçta değil eren gönüllerin dilinde olduğunu belletir bize… Sepetçioğlu’nda erenlik hayattan kopuk bir sofuluk değil, hayatın her yönünde ve tam içinde bir fütuhat ruhudur esasen. Alperenlik denen ruh da bu olsa gerek…


Öylece çekip gitti aramızdan, bin dört yüz yıllık Türk tarihini kalemiyle gönlümüze kazıyarak… Dualarımızla yanında olacağız, biz de aynı mukadderatla karşılaşıncaya dek… Allah rahmet eylesin…

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Ayaklarım İkircekli… Düşmeli Şimdi Yollara


Bu yıl da düşmek vardı yollarına Türk Elinin, bir nasibe bakar hepi topu… Ayaklarım ikircekli, bir yanım Tebriz-İsfahan diyor diğer yanım ille de Urumeli, aklımın bir kenarında Gence-Bakü dururken diğer yandan Kırım var, ver elini Bahçesaray…


Yada Özbekeline mi düşürmeli yolu? Hive, Buhara, Semerkant derken Taşkent… Yolu muhakkak kuzeye kıvırmalı orardan. Aşmalı yapay sınırları, düşmeli Çimkent’ine Kazakistan’ın. Hu hular duyulur oradan, dualar, aminler… Yesi’ye ne kaldı ki? Yesevi Ocağı tütmekte yüzyıllardır. Macar Ovasındaki Gülbaba’dan, Balagay’da ve Şar Dağları’ndaki Satı Saltuk’tan selamlar götürmeli Hocam Yesevi’ye, biz uzak diyarlara tesbih tanesi savrulan oğullarının vefasız olmadığını bilmesi niyetine…


Ne etmeli, ne yapmalı Bişkek’e de düşürmeli yolu mutlaka… Tokmok, Issık Göl, uzanmalı hatta Karakol’a kadar. Cengiz Aytmatov’a, Muğcan’a Çolpon’a dua ederken içimizden serin Turan türküleri mırıldansak hoş olur… Sonra karşımıza duvar gibi, çelik gibi bir sınır çıkacak. Tanrı Dağlarının ardında, yani kızıl esaretin başladığı yerde artık içi boşaltılan Doğu Türkistan başlar. Kaşgar, Urumçi, Tarım… Esaretin ölüme, çığlığın soykırıma yüz tuttuğu yerdeyiz. Başımızı eğmeliyiz önümüze, varsa hala içimizde utanmak denen duygu sonuna kadar utanarak…


Yoruldum acılarımızı saymaktan. Türkmenistan’dan, Babür otağı Afganistan ve Hindistan’dan söz etmeyeceğim. Bağdat’tan, Şam’dan, Basra’dan, Ecyad’dan, söz etmeyeceğim. “Mum kimi yanan Kerkük” kimin umurunda artık, birkaç yıl öncesine kadar kırmızı çizgimizdi güya. Telafer’de ölenlerden kimin haber var? Geçelim… Mısır sanki hiç benim olmamış varsayacağım. Akdeniz’in gerdanlığı Mağrib hiç yelkenlerime rüzgar doldurmamış diyeceğim… Yok, “ben o bildiğiniz Türk değilim” diyeceğim. “Ben unuttum, beni unutun” diyeceğim.


Hac mı? Mekke mi, Medine mi? Bu sene de nasipte yokmuş. Nasip ile aramızda Suud var nice demdir…
(Üstteki foro: Kırgızistan-Özgen. Alttaki foto: Arnavutluk, İşkodta kalesi)

22 Haziran 2011 Çarşamba

Yenik Sultan Yıldırım'ın Üsküp'ü... Hey Üsküp!

Üsküp'ün dar sokaklarında kendimi arıyorum. Osmanlı kadar yorgun ayaklarım. Soykırıma uğrasa da izleri silinmeyen minarelerin gölgesi düşüyor üstüme. Hüznüme ilahi bir lezzet katıyorlar. Yıldırım'ı düşünüyorum. Ömründe sadece bir savaş kaybedip tarihe "yenik sultan" olarak geçen bahtsız Yıldırım'ı ki Niğbolu'da birleşik haçlı ordularını perişan eden de O'ydu.

Üsküp'ün eski kısmında her adımda senden koparılmış parçalarını görürsün. Kendini can çekişirken görürsün. Üsküp... Daha neler var içimde seninle ilgili... bende kalsın. Yenilgileriyle övünen Türkleriz ya, bizim neslin payına düşen bu ya... Tepende dikilen şu kaba haç bile hakim bir kumandan otağı gibi sana tepeden bakan ABD elçiliği kadar dokunmuyor...

8 Nisan 2011 Cuma

SAKARYA TÜRK DÜNYASI ÜNİVERSİTESİ

Eğer hayal kurmayı bilmiyorsanız kendiniz kadarsınız, aşamazsınız. Eğer hayallerinizle gerçekliğiniz arasında ilişki kuramıyorsanız, stratejiniz yok demektir. Eğer stratejiniz yoksa yerinizde saymaya, yelin önünde savrulan yaprak olmaya ve en nihayet bir meçhulde tükenmeye mahkûmsunuz demektir. Böyledir.

Son yıllarına bakalım Sakarya’nın… Hangi kararlar, hangi girişimler, hangi hayaller bizim Sakaryalı olma kimliğimizi pekiştirdi? Komşu illerle karşılaştırdığımızda kendimize gurur payı çıkaracağımız neler oldu? Bu şehir bir “Tıp Fakültesi’ne kavuşuyoruz” diye davul zurna bayram ederken dibimizdeki Kocaeli’ni, Bolu’yu bırakın yeni il olan Düzce’nin dahi bu noktada bizden fersah fersah önde olduğu gerçeğini nasıl yorumlayacağız? Hayalleri bu denli kısır mı bu şehrin?

Hayal tüccarlığı yapmak kolaydır elbet. Ama hayali gerçek kılacak stratejiler inşa etmeden ortaya atılan her düşünce “ucuz seçim vaadi” olmaktan başka ne anlam ifade eder? Son yıllarda da doyduk ucuz seçim vaatlerine billahi…

Şimdi bir hayal ama emin olun stratejisi peşinen hazırlanmış ve gerçekleşmesi inanmışlık ve ikna edebilirlikle pek mümkün olan bir husustan söz edelim: Sakarya Türk Dünyası Üniversitesi…

Sakarya’nın sosyal dokusu Türk Dünyası’nın değişik renklerini bünyesinde barındırıyor zaten. Türkiye’nin her coğrafyasından insanlar Sakaryalı kimliği içerisinde kendilerini şehirleriyle özdeşleştiriyor. Balkan coğrafya’sının Türk medeniyet halkası içersinde yer alan her sosyal kimliği bu şehirde kendine bir liman bulmuş. Kafkaslar aynı şekilde. O halde Türkiye’de Bir Türk Dünyası Üniversitesi’ni Sakarya’dan daha çok kim hak eder ki?

Düşünün, özel kanunla kurulmuş bir Üniversite… Balkanlar’dan Türkistan’a, Sibirya’dan Arap Yarımadası ve Akdeniz’in Güney Yakasına uzanan coğrafyanın belli merkezlerinde yerleşkesi olan bir üniversite… Eğitim dili Türkçe elbette ama bu coğrafyanın konuştuğu her dile ilişkin Enstitüleri olacak, talebeleri birden çok dil konuşacak. Alternatif eğitim alanları içerisinde dünyadan adından söz ettirecek… Türk medeniyet coğrafyasından talebeler gelecek, Türkiye’den talebeler gidecek. Öğretim üyeleri gelecek, öğretim üyeleri gidecek… Her biri yetiştiğinde ülkesinin güzide makamlarında görev alacak çiçekler açacak Sakarya’da. Projeler, kültürel faaliyetler, bilimsel toplantılar yapılacak Sakarya’da… Sakarya Türk Dünyası olacak, Turan olacak.

Turan dedim diye burun kıvırmayın hemen. Bilirim nice münevver ve rahmetli Başbuğumuz sırf Turancı oldukları iddiasıyla idamla yargılandı bu ülkede… Ama ne oldu sonunda? Onları yargılatan “ebedi şef” İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü Antalya’da toplanan Türk Dünyası Kurultayı’nda rahmetli Başbuğumuzun ardından Ergenekon’u canlandırmak maksadıyla temsili demir dövmedi mi? “Bize ne Türk kardeşlerden, biz sadece İslam kardeşliğine bakarız!” diyen milli görüş geleneğinin türevi bu iktidar Başbakanlığa bağlı “Türk ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” kurmadı mı? İşte bu Türk ve akraba toplulukların genel adına biz Turan diyorduk zaten… Haşa müneccim değiliz elbette sadece milliyetçiyiz, hepsi bu kadar. Bizim milliyetçiliğimizin öylesine güçlü bir tarihselliği vardır ki tarihin nelere gebe olduğunu kestirmedeki becerimiz diğer yeniyetme akımların havsalasına sığacak işlerden değildir. Bizim gerçekliğimiz onların hayalini aşar da aşar… Peki şimdi?

Şimdi milletle kavuşma zamanı. Sadece ve sadece millete yaslanarak ayağa kalkma zamanı… Kimselerden himmet beklemeden, kimselere boyun bükmeden hayata karşı dimdik yürüme zamanı… Hayallerle stratejileri, akılla gönülü, ahlak ve adalet ile iktidarı buluşturmak zamanı… O Biziz işte… Ses ve Türkiye, ses ver Turan, ses ver İslamlık ve ses ve insanlık… Ebedi risaletin ebedi taşıyıcı Türk milletinin öz evlatlarının sesine ses verin… Yetiştik biz artık!

26 Şubat 2011 Cumartesi

TILSIM BOZULUR BİR GÜN...gök yarılıp size ait hiçbir sırrın gizli kalmadığı zaman

Şiir yavaş yavaş kayıyor avuçlarımızdan, yeni şairler de yetişmiyor bu yüzden. Yüreklerde hiç bir sevgi derin izler bırakmıyor mu artık? Kapital sevdasından gayrısına yer yok mu ne? Şiiri öldürüyoruz. Şiir estetiğin, güzelliğin nefes alışıdır oysa. Yahya Kemaller, Arif Nihat Asyalar, Dilaver Cebeciler uçmağa vardılar birerbirer... Koskoca bir sessizlik kapladı yüreğimizi, donuklaştı dünyamız. İçimizi ısıtacak dizeleri ara ki bulasın. Ara ara dilime takılan bir şiir geldi aklıma. Sevgili Hasan Sağındık bestesiyle gün ışığına çıkan şiirlerden birisi...
Tılsım Bozulur Birgün...

TILSIM BOZULUR BİR GÜN
SIVA ÇATLAR DUVARDA
SULAR İÇERİ SIZAR
TILSIM BOZULUR BİR GÜN
YARA AZDIKÇA AZAR


TILSIM BOZULUR BİR GÜN
KIRILIR BOY AYNALARI
PARÇA PARÇA OLURSUN
TILSIM BOZULUR BİR GÜN
ÖZÜNDE BOĞULURSUN


TILSIM BOZULUR BİR GÜN
KARARINCA GÖKYÜZÜ
BULUT ÜSTÜNE DÜŞER
TILSIM BOZULUR BİR GÜN
BIÇAK YARAYI DEŞER


"sûra üfürüldüğü vakit,
yer ve dağlar yerlerinden kopartıldıkları,
birdenbire parçalandıkları zaman
denizler taşıp kaynağında,
mezarlar içindekileri dışarıya attığında,
güneşle ay bir araya getirildiğinde,
gök yarılıp size ait hiçbir sırrın gizli kalmadığı zaman"


TILSIM BOZULUR BİR GÜN
UFUKLARI GÖZLERSİN
AVCUNDA BİR TEL SAÇ
TILSIM BOZULUR BİR GÜN
KÂR ETMEZ İĞNE İLAÇ.


Necati ÇELİKKOL

23 Ocak 2011 Pazar

Mağcan Cumabay: Turan Ülküsünün Yiğit Şehidi...

Kazakistan'da doğup Türkistanı kucaklayan, ateşli yüreğinin tutuşturduğu kalemiyle büyük Turan ülküsüne hizmet eden bahtsız yiğit. Bu ülkünün neferleri Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kırım, İran, Doğu Türkistan, Kerkük, Tataristan hasılı Türklerin anayurdunun her bucağında aynı kaderi paylaşmıştır: Zulüm, sürgün, iftira, işkence, yalnızlık ve ölüm... 

Mağcan Türkistan'ın değişik şehirlerinde farklı aydın hareketlerinin içerisinde yer alır. Türklerin hürriyet mücadelesine destek verir şiirleriyle. Hapse girer, Gorki'nin çabalarıyla kurtulur. Sürgün cezası yer. Yanına hiç bir dostunun yaklaşmasına izin verilmez ve yapayalnız bırakılır. Geçimini sağlayamayacak hale getirilir. Bu durumda bile sadece "Ey yüreğim benim ne suçum var/Bu milleti sen sev dedin, ben de sevdim" serzenişinde bulunur. Sonunun ölüm olacağını biliyordu. Stalin kasabı karar verdikten sonra Türk aydınlarının susturulması için gerekçe mi yoktu? Mağcan da "Japon casusu" olduğunu kabul etti işkencede ve 1938 Mart'ında şehadete yürüdü... Adının anılması bile yasaklandı. 1993 yılında Nursultan Nazarbayev devlet töreniyle doğumunun 100. yılında Mağcan'ın çalınan itibarını ait olduğu yere, Turan ülküsüne inananların gönlüne iade etti...

Çanakkale Şavaşları sırasında yazdığı Uzaktaki Kardeşime (Alısdaki Bavırıma) şiiri Mağcan'ın gönlünün genişliğinin ve Türk ülküsüne inancının mührü gibidir. Şiirinin bir kaç dörtlüğü Mağcan'ı anlatmamızı gereksiz kılıyor... Rahmet ve dua ile anıyoruz.

UZAKTAKİ KARDEŞİME

Uzakta ağır azap çeken kardeşim!
Kurumuş lale gibi çöken kardeşim!
Etrafını sarmış düşman ortasında
Göl kılıp göz yaşını döken kardeşim!

Önünü ağır kaygı örtmüş kardeşim!
Ömrünce yaddan cefa görmüş kardeşim!
Hor bakan, yüreği taş, kötü düşman
Diri diri derini soymuş kardeşim!...


Ey pirim! Değil miydi Altın ALTAY
Anamız bizim? Bizlerse birer tay,
Bağrında, yürümedik mi serazat?
Yüzümüz değil miydi ışık saçan ay?

Alaca altın aşık atışmadık mı?
Tepişip bir döşekte yatışmadık mı?
Anamız olan ALTAY'ın ak sütünden
Beraber emip beraber tatışmadık mı?

ALTAY'ın altın günü nazlanarak
Gelende, sen pars gibi bir er olarak,
Akdeniz, Karadeniz ötelerine,
Kardeşim, gittin beni bırakarak!...


Ben kaldım yavru balaban, kanat açamam,
Uçam diye davramsam bir türlü uçamam,
Yön bulduran, yol gösteren can kalmadı;
Yavuz düşman koyar mı şimdi beni vurmadan?


Görmüyorum artık gece gezdiğimiz kırı,ovayı,
Gündüz güneşi, gece gümüş nurlu ayı;
Nazlı nazlı ipek kundaklara sarmalayıp
Bizi büyüten altın ANAM ALTAY'ı


Ey pirim! Ayrıldık mı ulu bütünden?
Dağılmayıp yılmayan yağan oklardan
Türk'ün pars gibi yüreği varken
Gerçekten korkak kul mu olduk sinip düşmandan?


Kudretli olmak isteyen Türk'ün canı
Gerçekten bitap düşüp kalmadı mı hali?
Yürekteki ateş söndü mü, kurudu mu
Damarlarında kaynayan atalar kanı?



Bavırım, sen o jakta, ben bu jakta     Kardeşim, sen o yanda, ben bu yanda
Kaygıdan kan jutamız. Bizdin atka    Kaygıdan kan yutuyoruz. Bizim adımıza
Layık pa kul bop turuv? Kel ketelik  Yaraşır mı kul olup durmak. Gel gidelim
Altayga, ata mıras altın takka            Altay’a, ata mirası altın tahta
****

10 Ocak 2011 Pazartesi

"Eski" Değil, Hep "Eskisi Gibi!": "Mağdur Değiliz, Mağruruz Mağrur!"


Destanımızın adı yok, sahibi yok, şahidi yok... Diller ve kalemler buzdan suskunluğa durmuş. Malum, kendi acılarımızdan söz etmeyi zül biliriz, tıpkı Türk tarihi gibi. Yabanın kaleminden bize biçilen değer, filimlerin dizilerin kötü adamı olmak. En fazlası, oya tahvil etmek adına sahte gözyaşlarıdır, tiyatral hıçkırıklara boğularak yarım bırakılmış mektuptur darağacında İsmail'ce tevekkülle şehadete yürüyüşün bedeli... Biz ne bedeller ödemiştik oysa, bilemedik üç aylık kral dairesinde mahpuslukmuş iktidara talip olmanın gereği...

Bir Eylül günü kervan basılıp yüzgeri edildiğinde, kelleyi koltuğa almış ülkü erleri topal develerin merhametsizliğine terk edildi topyekün. O gün bu gündür hangi bedel varsa ödediler. Bakmayın şahitsiz ve sahipsiz oluşa, sessizliğe yanılmayın! Eğer bir yerlerde milli vicdandan kırıntılar dahi kalmışsa, bir gün Ebu Süfyan riyasınca da olsa bu davanın ayağına kapanacak emperyal kurgulamanın zavallıları...

Şimdi çuvaldiz kendimize! Yazı yoksa, şiir yoksa ve susmuşsa ozanlar, hafıza yoktur. Kaybedince toplumsal hafızayı, bilinç yoktur. Ve eğer bilinç yoksa biliniz ki dava da yoktur! "Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister", amenna. Ama içimizde yanacaksa bu volkan da yazı ister, sanat ister, emek ister, şiir ister, roman ister; yani tarih, yani bilinç yani susmayan türkü derinliğince ülkü ister...

Kıymetli abimiz Zihni AÇBA,  Selçuk Kutlu ile bize 1970'lerin sonlarından başlayarak darbe ve akabinde yaşananlara rehberlik ediyor yukarıdaki iki kitapta. Soykırıma uğratılmış bir hareketin destansı coşkudan Yusufça çileye uzanan kaderini bizzat yaşayarak aktarıyor. Her sayfa yılgınlığa değil, hissiyatın yanına aklı da ekleyerek haklı bir davaya sahip çıkışın yiğitliğine şehadet ediyor. "Kendi halince" mahcup ve yarım kalmaya mahküm sevdaları da satır aralarına serpiştirmeyi ihmal etmeden...

Dönmeyene, eskimeyene, çürümeyene, bozulmayana, çile çekene, dik durana, saçlarına ak düşse de ve bedeni ihanet etse  de yüreğine,  gözlerinde Kürşad ihtilalinden hatıra kurt bakışı eksik olmayanlara Yesevi ırmağı serinliğince "hu...".

Diz yere vuruyorum! Dokuz kere!  

5 Ocak 2011 Çarşamba

Arif Nihat Asya- Şiirin Türkçe'si Türkçe'nin Şairi

Bu gün şiirin yiğitinin ölümü... Onun için bayrak, millet, memleket, din birer şiirdi... Hayatı şiir olarak kokladı, şiir olarak yaşadı. Türkçe ve Türk tarihi kadar muhteşem şairdi...


Türkçeyi hor görenler, iki dili savunanlar anlamaz amma dil, eğer ardında bir tarih varsa millet dilidir. Kabile, boy, bilmem ne dilleriyle millet dili arasında farkı bilmeyenler, oturdukları emperyal kucakların verdiği şımarıklıkla bol keseden atadursunlar, bizler de aval aval bakaduralım. Namı sınır tanımayan başbakanımız da bir iki üst perde cümle ile gaz aldıktan sonra susadursun... Türk ve Türkçe kavramları hakaret yerine kullanıladursun. Dursun bakalım.


Dağ sussa, taş sussa, yer, gök, deniz sussa, kalemler, kağıtlar hep sussa Arif Nihat Asya susmaz:
.....

Ben ki ateşle konuşurdum.selle konuşurdum
İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
"Sangaryos"u "Sakarya" yapan
"İkonyom"u "Konya" yapan
Dille konuşurdum...
.......


Bir bayrak rüzgar bekliyordan söz etmeyeceğim... Bayrak'tan da  söz etmeyeceğim... Türkçe'nin kadrini bilmeyenlere bir şans daha vermek gerek. Okuyun Arif Nihat Asya'dan "naat"ı ve Türkçe'yi ana diliniz yapmak için bir sebep olsun...
...
Yüreklerden taşsın
Yine, imanlar!
Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;
Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!
Ve Kur’ân-ı göz nûruyla çoğaltsın
Kayışzâde Osman’lar
Na’tını Galip yazsın,
Mevlid’ini Süleyman’lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!


Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır...
Hacdan döner gibi gel;
Mi’râc’dan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!
...

Mekanın cennet olsun ey Türkçe'min, ey Bayrağımın, ey Tarihimin, ey Milletimin şairi... Fatihalar sana ve cümle vatanperverlere...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Sevgiliden Sevgili Bir Mefküre Vardır...

Atsız'ı delidolu romanlarıyla tanıdım Ortaokulda. Önce Deli Kurt, Sonra Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor. Daha sonra Ruh Adam. Sonra Atsız'ın şiirleri...
Bizi Türk tarihinin başladığı zamanlardan günümüze taşırken tek bir kaygısı vardı: Türklerin kahramanlık ruhunu kaybetmemesi. Atsız okuyup ta kafasından yüzlerce kahramanlık senaryosu geçirmeyen genç var mıdır? Atsız okuyup ta Kürşat ihtilalinde Çinliye kılıç çalmayan var mıdır? Almıla'ya, Gökçen'e, Ay Hanım'a, Güntülü'ne tutulmayan var mıdır? Urungu ile beraber dört nala ölüm uçurumuna at sürmeden olur mu? "Ayın bahtı karanlık, Urungu'nun karadır" mısralarıyla gözü nemlenmeden olur mu? Hiç olur mu Gökçen kızın ağulu gözlerine bir kere bakmayı hayal etmemek? Deli Kurt'un yanında düşmanın arasına kurt gibi dalmadan olur mu? Budunun dirliği için acı ölüm ağusunu gülümseyerek içmek ve uçmağa varmak bir sevgiliye kavuşur gibi... Asla eğilmemek, bükülmemek ve her daim dik yürümek. İnönü'ymüş, Musollini'ymiş kaç yazar? Atsız'san eğer hesapsız yürürsün bildiğin yolda. Aç kalmak ve kimsesiz kalmak bahasına... Onca yalnızsın ki "bir kemiğin ardından saatlerce yol giden/itler bile gülecek kimsesizliğimiz" mısralarının kendin için yazıldığını bilirsin.

Atsız hiç yuvarlak cümleler kurmadı, her kelimesi köşeliydi. Hasılı zordur Atsız'ı hazmetmek. Her fikrine katılmayabilirsiniz. Ama eğer yiğitliğin bir anlamı varsa lügatınızda Atsız'ı sevmek zorundasınız. Atsız sevgisi bir mecburiyettir millet için çarpan yüreklerde.

Atsız Türk tarihini kişiliğinde buluşturan bir yiğittir. O yığitler ki soyları tükenmeye yüz tutmakta... Yiğit adamlar güzel atlara binerek uçmağa varmakta... Sakarya Üniversite'sinde Atsız'ı öğrenci arkadaşlarla paylaşırken söylediklerimin özü de bu idi zaten...

Diz yere vuruyorum! Dokuz kere!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Balagaj-Bosna Hersek, Haziran 2010, Sarı Saltuk Türbesinin Dibinde Çayımızın Deminde Geçmişten Geleceğe Düş Köprüsü Kuruyoruz

Balkanlar Turan'ın neresindedir sahi? Osmanlının tükendiği noktada Türkiye adlı yeni bir filiz Türklüğün "dünya durdukça var olacağız" ümdesine hayat verdi. Balkanlarda ise Osmanlı ölmedi, can çekişiyor.

Mostar'da Hırvat topçular sadece bir köprüyü değil, bir türlü can vermeyen Osmanlı Türk medeniyetini hedef aldı. Belgrad Osmanlı'yı kazısa da büsbütün yine de "kale maale"den tutun binlerce Türkçe kelimeyle farkında olmasa bile Osmanlı ile yaşıyor.

Bosna, öldürmekle, yıkmakla, yakmakla, yok etmekle tükenmeyen Osmanlının taa kendisidir. Gülbaba hala Macaristan'da yatarken Balkanlar'da her dağ belinde, her yol çatımında, her kuş uçmaz kervan geçmez yücelerde bir Sarı Saltuk türbesi vrdır ki ebedi risaletin mührü gibi sarmalar bir zamanların vatan toprağını.

Üsküp, Gostivar, Manastır, Kalkandelen ve ey rüyalarımda çığlıklarımı hafif dalgalarıyla yatıştıran Ohri sizler neler yaşadınız ve neler gördünüz? Bitap akıncı türkülerinin bakiyesi mahzun şehirler ve illa da üzerinize düşürülmek istenen haç gölgesiyle kahırlı, zamana direnen minareler, siz neler yaşadınız?

Bu gidiş nereye? Priştine de tükenen Türkçe Prizren de kısık ve kesik öksürük gibi çıkıyor boğazlardan. Geriye Mamuşa'dan başka ne kalır İpek dahi unutmuş sa Türkçesini?

Bulgaristan ve Yunanistan ise medeniyetimizle aramıza vize duvarı ören AB'nin haçlı uçbeyleri gibi karşımzda, kaba ve kabadayı! Tarih böyledir dostum. Diyalog için uzattığın elin aslında "boynum kıldan incedir, bütün ülkü ve heveslerimi terk ediyorum, emrinizdeyim işte ey ehli salip" demek olduğunu bilenler bilir de ülkemin bilmesi gerekenleri bilmez. Kahrıma ortak aramıyorum, kendi yalnızlığımla kederleneyim, bırakın ben böyle tükeneyim!

Bilge Aliya İzzetbegoviç kişiliğinde Balkanlar'da hala "kendisi olarak yaşamaya direnen ruhu" ve elbette şehitlerimizi, soykırım kurbanlarını rahmetle anıyorum...

21 Mayıs 2010 Cuma

Destansı Zamanların Mağrur Harput'u- Bayrak Gölgesinde Üşümek Olmaz!

Yiğit Harput'ta ufukları tarıyor gözlerimiz. Medeniyetlerin ve dinlerin kesişme noktasında baştan sona Türk kokan Harput'tayız. Camiler, kervanlar, kaleler, naralar, dedeler, babalar, okullar, savaşlar, zaferler, yenilgiler, sürgünler, süngüler, gözyaşı, ezan, hasılı Türk'e ait ne varsa
bulmak mümkün Harput'ta. 20. asrın başında bırakın İngiliz!i Amerika'da Harputta. Harput kilit. Harput yorgun ve mahzun!

18 Mayıs 2010 Salı

Kopenhag'da Bulmuşuz Güneşi Ama Birşeyler Eksik

Gurbette insan eksiktir. Bir yanında bir yerinde yokluk yaşarsın. Kalabalkıklar seni sen onları tuhafsarsın. Adımların ve bakışların mütereddiddir. "Dünya insanı" demenin anlamsızlığı bütünüyle çöker üstüne. Herkes insadır elbette ama sen sensin o da o. Hikayenin özü budur. İlk anda yeni keşiflerin verdiği coşkunun üzerine özlemler, hasretler çöker usulca. Avucunda olup ta kıymetini bilmediğin ne varsa aklına düşer, aklın da memlekete... Dönüşü ne güzeldir her gidişin. İstanbul beni bekle!
Hamburg'da bir kuleden sırtımızı limana veriyoruzç Manazara gerçekten hoş. Ama ben buralarda hep üşüyorum. Etrafımda hep mahcup, hep yabancı Türkler var. Bu hallere dütük işte. Herkes payına düşeni alsın!

14 Mayıs 2010 Cuma

Hannofer-Almanya'da bir sokakarası "cafe"de bahtını yabantopraklarda arayan bir Afgan göçmenin elinden makyatolarımızı içiyor ve "yaban" sohbetlere dalıyoruz. Her adımda "ben niçin buradayım?" dercesinde bezgin dolaşan Türklere ve "sahi siz niçin buradasınız?" dercesine bakan öfkeli yüzlü Almanlara rastlıyoruz ve kendimizce "biz niçin bu haldeyiz?" sorusuna cevap arıyoruz. Çocukluğumun Erkan Ocaklı türküsü "Almanya acı vatan" dilime düşüyor ansızın. Heba olan hayatlar gölgeliyor gönlümü, heder olan istikbal!

9 Nisan 2010 Cuma

Yapay Mevlevihanede Samimi Hisler-Afyo

Anadolu daha bilmediğimiz nice gizlerei taşır koynunda. Afyon'da kalenin eteklerinde dar sokaklı mahellede yogun ve küskün konaklar karşılar sizi. Her birinde ihtişamlı zamanların zamana yenilmiş hatıraları saklıdır besbelli. Hayalgücünüz orada yaşananları zihninizde canlandırmanıza ne denli izin verir? Hangi sevinçler, beklentiler, hüzünler, tutkular, ağıtlar, oyunlar, kahkahalar, aşklar, hüsranlar ve zaferlere şahitlik etmiştir bu konaklar. Sahipleri ve varisleri gücün doruğunda zamanın aldatıcılığını unutum kalp kırdılar mı, kibirlendiler mi, zülmettiler mi? Bir yoksula sığınak, bir mazluma korunak oldular mı? Bizim şehirlerimizin hikayeleri, romanları yazılmaz. Unuturuz biz. Sevmeyiz maziyi geleceğe taşımayı. O yüzden dir kökümüzden tez kopuşumuz. İşte bu mahallede bir de Mevlevi dergahı var. Restore edilmiş. Aslında ne denli sadık, onu da bilmeyiz. Ama Mevlanadan izleri bulmak tarihsel bir hoşlukla kaplıyor ruhunuzu. Bir zamanların bir zamanlarını canlandırıyorsunuz kafanızda. Yanlış zamanda mı yaşıyoruz diye sormadan da edemiyorsunuz. Bakışlarda alplik, gönüllerde erenlik. Biraz Yavuz biraz Yunus'uz bu demde. Bekleriz.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Oş Sokaklarında Kırgız Kızıyla...

Yüzüne bakmak yetiyor bibimin. Her hayat besbelli yarım kalmış heveslerin eyvahlanmasıdır birazda. Yarım kamış hevesler fersizleşen ellerrin çaresizliğince yüze mühürlenmil çizgilerle gösterir kendini bazen. Direniyor bibim hayatın acımasızlığına. En çok bildiği şeyleri satıyor, evde yolunu gözleyen talepkarlar vardır besbelli. Rununun tazeliğini boynundaki incilerle resmediyor ve "ben hala buradayım işte" diyor, zamana inat.

Kırgız Delikanlıyla Hanımlar Üzerine Bir Sohbet

Selam veriyorum, masasına davet ediyor Kırgız delikanlı. Yüzünde hayata dair ne ararsan var. Ve gözlerinde dünyayla barışıklığın ışıltısı. "Nerelisin?" sorusuna "Türküm" diye cevap veriyorum. "Siz bizim balalarsınız, bizi koyup gittiniz" diyor. "Gittik, ama yine geldik diyorum". "Kaç hanımın var?" diyor. "Bir" diyorum. Hava atarcasına "bende iki" diyor. "Biri yaşlı 70 diğeri genç 56 yaşında". Tavsiyeleri var bu konuda elbette, ama benim uyacak durumum yok. Uzun ayrılıkların ayaküstü atışmaları ve kahkahaları ile nihayetleniyor sohbetimiz. Allahaısmarladık. Şimdilik.

2 Ocak 2010 Cumartesi

Üsküp Kalesi'nin Gölgesinde Konumuz "En Büyük Fenerbahçe"

Hüzünlü bir Üsküp kalesi yolculuğunun ardından şehir merkezine doğru yürüken dünyanın en muhteşem şiirlerinden afacan çocuk çığlıklarına takıldı kulaklarım. Sahipsiz bir özgürlüğün tadını çıkaran bir kaç çocuk aralarında makedon-arnavut dillerini konuşurken "gelin bakim yanıma" deyince birer ikişer sökün ettiler. Biz anlaştık aramızda, Türkiye, Fenerbahçe, hadi hakkını yemeyelim, Hakan Şükür diyerek sohbet ettik. Beraber bir Osmanlı yadigarı çeşmeden su bile içtik. Sonra Makedonyalı öğrencimiz Murtezan'da katıldı sohbete, Fenerbahçe deyince başka bir önceliği olamaz zaten Murtezan'ın... Biz birbirini kaybetmiş akrabalarız, kardeşleriz... Herkes kendi bayrağı altında özgürce yaşasın doya doya... Ama artık kardeşlerin ve akrabaların arasında düşmesin emperyal gölgeler, aramıza vizeler engel olmasın, elele türkülerimizi söyleyelim birlikte... sevdalarımızı Vardar'a, Tuna'ya salalım hep beraber...

Bu Bir Veda Değil Asla, "Allahaısmarladık!", Prizren

Muhteşem geçen bir kaç günün ardınan artık Prizren'den ayrılıp, "Yıldırımhan diyarı Üsküp'e düşeceğiz Şar Dağlarını aşarak, Mayısın sonlarına yüztutmuş yaza selam duran güneşli bir havada. Lakin, Prizren sizi kolay bırakmaz öyle... Uzun süren hasret ve hicret ağıtlarının sessiz çığlıkları düşer yüreğinize... "Bu bir veda değil, yeniden gelmek için kısa bir ayrılıştır" desen de içinden, "ayrılıp ta bir daha dönemeyenlerin", "kalıp ta bir daha kavuşamayanların" hatıralarının ve hasretlerinin gönlünüze yaktığı cehennemi ateşe engel olamazsın. Zoraki tebessümün içinde saklı Türk tarihi kadar muhteşem bir hüzünle başın öne eğik yürürsün seni bekleyen otobüse doğru... Prizren'de ve illa da Balkanlar'da Türk olanın başı dik yürüme hakkı yoktur zahir... Veyl olsun!'

Haziran'ın Karındayım, Yine Tanrıdağlarındayım

2009 haziranının başı. Yine ürpermeyi diledi bedenim şafak soğuyla Tanrıdağlarının... Soğuk ve rüzgar göğsümden girip kürek kemiklerimi delerek geçiyor. Ateşinde yanıyorum soğuğun. İçimde yçne kabaran duygular ve göğe uzanmak istiyorum. Kopup gelen bir selin Anadolu'dan Avrupa ve Afrikaya uzanışının başlangıç noktasında gibiyim... Tarihi başa sarmak ister gibi, en gür sesli naralarımı patlatmak istiyorum: "Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe...", "Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur", "Türk milletini çağlar üzerinden sıçratarak...". Elhamdulillah!

Erdek'in Sakin Bir Koyunda Kendi Dünyamızca Bir Huzur Limanı Bulmuşuz...


Ayakizleri hep sınır ötelerine düşmez elbet. Her yıl kendimizi sakinliğinde ve dingin denizinde serinlemiş bulduğumuz Erdek'in uzak bir köyünün koyunun koynuna atarız kendimizi. 8-10 gün kitapların dünyasında beynimizi, denizin okşamalaıyla bedenimizi dinlendiririz. Uzak yerlere yolculuklar vardır sonrasında, bütün bir yıl koşturmaca... Hesaba çekilmeden kendimizi hesaba çektiğimiz demlerdir bunlar aynı zamanda... geçip giden zaman türküsüne mutlu terennümler katmadır biraz da...

Öğrenci Rehberimiz Riga'nın Her Binası ve Sokağı Hakkında Bilgi Veriyor, Ama...

Gezimiz süresince her fırsatta Letonya'nın değişik yerlerini gezdik ve Riga'yı "ezberledik". Öğrenci rehberimiz her sokak ve bina hakkında bize bülbül gibi şakıyarak bilgi veriyor. "Biz bukadarına dayanamayız" demek te işimize gelmiyor ve her sözüyle çok ilgiliymişiz gibi yamayı da Türklüğün nezaketi gereği görüyoruz. En son "şu binada meşhur film yönetmeni Alexander bilmem kim yaşamış" diye anlatırken kendisini tanımamamıza biraz hayret ettiğini vücut diliyle belli edine arkadaşlarda bir tanesi "bu meşhür yönetmenin meşhur filminin adı ne?" diye sorunca panikler bizim bülbül ve mahcupça "doğrusu ben de bilmiyorum" der... Biz galibiz'

Riga'da Engelliler İçin Uluslararası Kongre...

AB proje gezimizin yanıda Sakarya Üniversitesi'ni temsilen "engellilerin istihdamı" ile ilgili tebliğler sunmak üzere uluslararası kongreye de katıldık. Proje ortağımız ve kongre koordinatörü Marga ile kongreye ilişkin konuları tartışıyoruz ayaküstü...

Riga'nın Dar ve Tarihi Sokaklarında Vikingler'in Haykırışlarını Duyar Gibiyiz...

Riga gerçek bir açıkhava müzesi. Küçük ve sevimli bir başkent. AB fonlarıyla büyün eski yapılar onarılıyor, her sokağa terzi titizliğiyle tarihi elbisesi tekrardan giydiriliyor. Kıskanıyoruz rehberlerimiz her ayrıntıyı verdikçe... ama içimizdeki müziplik bize "Tarkan ne zaman Alan ülkesine sefere çıkacak?" sorusunu sorduruyor... Tatarlar'ın, Rus-Viking savaşlarında Ruslar'a yardım etmek için bu diyarlara gelip kaldıkları söylenir. Malum, Hunlar Avrupa'ya akarken buraları da boş geçmemişler. Sonrası daha çok Batı'nın kendi işi. Almanya, Rusya, Fransa arasındaki çekişmelerden Baltıklar bolc nasiplenmiş, ama bunun üzerinde güçlü bir kimlik oluşturmayı da becermişler vesselam.

Letonya- Silik Ayakizli Topraklarda sırtımızı Baltık Denizine Verdik

Avrupa Birliği hayalleri Baltık'tan Türkiye'ye köprü kuruyor. Türk, Bulgar ve Leton ortaklı AB projemiz gereği Letonya'ya düşüyor yolumuz 2009 Martında... Letonya, Litvanya ve Estonya Sovyetler'den şarkılar söyleyerek kopmşlar. "Biz hiç sizden olmadık, elinizde rehin kaldık bir süre" dercesine... Azerbaycan'da insanlar Sovyet tanklarının altında ezilirken Baltıklılar arkalarındaki güçten emin şarkılar söylüyorlardı. Tarih yine adaletini bir kez daha yüzümüze çarpmıştı zahir: bize ağıtlar onlara şarkılar. Haklarını teslim edelim ama. Bu küçük ülkelerde insanların entellektüel arkaplanları çok sağlam ve kimlikleriyle gurur duyuyorlar. zaten Sovyetler'in doğusundaki milletlerde ortaya çıkan gizli*açık Rus hayranlığı, Batıya geldikçe belirsizleşiyor, Baltık'a gelindiğinde ise zorla bastırılmış soğukkanlı bir öfkeye dönüşüyor. Riga Letonya'nın başkenti ve bir zamanlar Sovyetleri'nin gözbebeklerinden. Şehri dolaştığınızda 600 yıllık yapıları görürsünüz, açıkhava müzesi gibi. Sovyetlerden arta kalan birka. "soğuk yüzlü" beton kamu binası ve onlar da "biz burada ne arıyoruz" der gibiler...